UMuDuN DoĞDuĞu NoKTa  

Forum Portal Ana Sayfa R.Galerisi Oyun Salonu Radyo ve TV RADYOMUZ Yazım Kuralları (TDK)
Geri git   UMuDuN DoĞDuĞu NoKTa > RESİMLER > RESİM SANATI > Ressamların Hayatı ve Eserleri

Resim Sanatıyla ilgili herşey, burada...Sürrealizm, Modern Resim, Ünlü Ressamlar...

Ressamların Hayatı ve Eserleri icinde Resim Sanatıyla ilgili herşey, burada...Sürrealizm, Modern Resim, Ünlü Ressamlar... konusu , Benim jenerasyonumun resim sanatıyla ilk tanışması sanırım TRT2 de yayınlanan Bob Ross'un çıkıp 2 saatte manzara resmi yapması olmuştur heralde...Ben onu her izlediğimde acayip gıcık olurdum adama ya. Ulan ben ...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 01-08-2008, 11:28   #1
Bir adın kaldı bende...
Standart Resim Sanatıyla ilgili herşey, burada...Sürrealizm, Modern Resim, Ünlü Ressamlar...

Benim jenerasyonumun resim sanatıyla ilk tanışması sanırım TRT2 de yayınlanan Bob Ross'un çıkıp 2 saatte manzara resmi yapması olmuştur heralde...Ben onu her izlediğimde acayip gıcık olurdum adama ya. Ulan ben 2 gün uğraşsam yumurta çizemedim (sonradan öğrendimki yumurta çizmek hakkaten çok zormuş ) adam 2 saatte ne resimler çizerdi...Sonradan farkına wardım ki aslında onda bi numara yokmuş. Adam şuraya bi çalı yapıyoruz derdi, sonra fırçayı bi basardı çalı olurdu. Ağaç yapıyoz derdi ona göre olan fırçayı wururdu ağaç olurdu Ona da yumurta çiz desen çizemezdi bence Şaka bi yana resme yeteneği olan insanlara hep saygıyla yaklaşmışımdır. Yapabilmeyi çok isterdim ama napalım wermeyince mabud neylesin mahmut Tanrının bizlere werdiği yeteneklerle yetinmeliyiz değil mi?
Birde konuyla biraz bağlantılı bir edebiyat eserinden bahsedeyim...Oscar Wilde'ın The Picture of Dorian Gray eseri...Resimle alakalı olduğu için koyuyorum hem okumayanlar bilgi sahibi olsun böylelikle
"Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!"
Özellikle bir genç adamın büyümesini, eğitimini, gelişimini, kendini ve inançlarını keşfetmesini işleyen Dorian Gray'in Portresi için Oscar Wilde, 'bir ruhun hikayesi' demişti. 1891'de ilk basıldığında ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle büyük tepki çeken romanın baş kişileri olan Lord Henry ile Dorian'ın karşılıklı etkileşimleri, Dorian'ın kendini giderek kötüye, şeytani olana, hazcılığa adaması kitabın eksenini oluşturuyor. Son derece saf ve yakışıklı Dorian'daki değişim, Lord Henry'nin sözleriyle ve Dorian'ın kendi portresinde kendi güzelliğini keşfetmesiyle başlar. Lord Henry'nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. İyiliği temsil eden Basil'in Dorian'a duyduğu saf tutkuda eşcinsellik öğeleri açıkça hissedilir. Dorian'ın büyük sırrını, portredeki değişimi gören yalnızca Basil olur. Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş var mıdır? Ve Oscar Wilde'ın dediği gibi, herkes Dorian Gray'da kendi günahını mı görecektir?
Sürrealizm, modern resim, ünlü ressamların hayat hikayeleri, eserleri Ünlü Türk Ressamlar we son olarak da bir tartışma konusu tarihin gelmiş geçmiş en ünlü tablosu Mona Lisa neden bu kadar ünlü? Koltuklarına yaslanın başlıyoruz

SÜRREALİZM

TARİHÇE

1914-18 savaşı ertesinde,bu felaketi yüceltenlerin propagandalarına bir takım genç insanlar karşı çıktılar. Avrupanın kültür alanındaki canlı ve devingen taşıyıcıları da onlardı. En iyilerin savaşta öldüğü korkusuna kapılmış olan milliyetçilerse, kültürel duyarlık yönünden körelmişlerdi.
Savaş öncesinde, buluşlar ve yenilikler bakımından verimli bir dönem yaşanmıştı.Resim alanında fovizm - parlak renk tonları, geniş ve tek defada oluşmuş,renk lekeleri oluşturma anlayışına dayanan, nesneleri deformasyona uğratarak resmetmeyi amaçlayan akım, kübizm ilk döneminde nesne ve varlıkları temel geometrik biçimlere indirgenmiş nitelikte betimlemeyi amaçlayan, Picasso'nun önderlik ettiği bir modern resim
akımı- gibi yepyeni akımlar doğmuş, Kandinsky'nin soyutlamaları, merkezi Münih'te olan Blaue Reiter 1911'de Münih'te ortaya çıkmış bir sanatçı gurubu. Alman expresyonizm'inin kendine özgü özellikleri olan bir alt
grubu sayılabilir. Grup içinde kübizm ve orfizm'in temsilcileri de yer almıştır. Hareketi ve Art Nouveau'nun 1895-1905 arasında Avrupa ve Amerika'da yaygınlaşmış bir üslup. Bitkisel-eğrisel nitelikte bir bezeme anlayışı getirmiştir.- Jugendstil'e -19.yy sonuyla 20.yy'ın ilk on yılı
içinde gelişen Art Nouveau'nun Almanca konuşan ülkelere özgü türü. Eğrisel biçimlere büyük ağırlık veren Art Nouveau tasarımı, Alman ülkelerinde daha geometrik bir nitelik kazanmıştır.- dönüşmesiyle beliren pırıltılar, Ekspresyonizm'in yayılmasına yol açmıştır. Bu dönemde, sanat ortamında oluşan birlik önlenmeye çalışılmış da olsa,
sanayileşen uygarlığın iyimser bakışıyla, en azından savaştan önceki Avrupa, dehadan hiç de yoksul sayılmazdı. Savaş ertesinde, özellikle Dada hareketinin geliştiği görülüyor. -En önemli üyeleri M.Duchamp, J.Arp, F.Picabiave, M.Ernst olan Dada, gününün geçerli tüm eğilimlerine güçlü bir karşı çıkış olarak belirir. Bir anlamda, Dadacılar yeni bir sanat yaratmaktan çok, onaylanmış tüm sanat anlayışlarını yıkmayı
amaçlamışlardır. Geleneksel resim ve heykelin yerine kolaj ve ready-made'i getirmişler, betimleme sorununu sanat aratmasının gündeminden tümüyle çıkarmayı denemişlerdir. Hem kolajı hem de ready-made sanatsal nitelikte olmayan nesneleri yeni bir dizge içine yerleştirmeyi öngörür. Marcel Duchamp'ın 1914'lerden beri ileri sürdüğü sanata karşı görüşler ve kesin bir tavır belirleyen heyecan dalgası, kısa bir süre durulduktan sonra, bir anlamda sürrealizmle birlikte, sanatsal etkinliklerin
yenilenme kapsamı içinde, tekrar ortaya çıktı. Dada'nın küçük guruplara bölündüğü sürede, tam anlamıyla sürrealist bir topluluğun oluşması fazla zaman almamıştır. 1 Aralık 1924'ten itibaren dünyanın en şaşırtıcı dergisi olan La Révolution Surréaliste yayınlanmaya başlamıştır. Böylece sürrealizm, sanat yaşamında boy göstermiştir. Otomatizmi benimsemek
yönünden sürrealizm, düşler dünyasıyla pek az ilgilenmiş olan Dada'yı kat kat aşmış durumdadır.

En Ünlü Sürrealist Ressamlar:

SALVADOR DALI

Her sabah uyandığımda, müthiş bir zevk duyarım; Salvador Dali olmanın zevki. Ve kendime büyük bir sevinçle sorarım: "Bu Salvador Dali, bugün hangi harika işleri başaracak?" (Salvador Felipe Jacinto Dalí) (Çokta Mütewaziymiş Dali Amcamız )

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


İspanyol ressamı. Barcelona yakınlarında Figueas'ta doğmuştur. 1921'de Madrid güzel sanatlar okuluna girmiş, daha sonra akademide izlenimci anlayışta bir eğitim görmüş ve bu öğrenim ondaki ressam olma isteğini kamçılamıştır. 1924'te akademiden ayrılan Dali, kübist tarzda yaptığı resimleri Barcelona'da
sergilemiştir. 1927'de gerçeküstü akımını tanımış, 1928'de gittiği Paris’te gerçek üstücülerin çevresine girerek bu akımın önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. 1929'da Paris'te ilk kişisel sergisini açmış ve büyük başarı kazanmıştır. Bu dönemde, daha sonra büyük başarı kazanan Aydınlatılmış
Zevkler, İç Karartıcı Oyun, İsteğin Bulunduğu Yer(1923), Düş, Belleğin Devamı(1931) gibi eserlerini vermiştir. 1940'da Amerika’ya yerleşmiş, 2.Dünya savaşı bittikten sonra İspanyaya dönerek Katalonya bölgesinde Cadagves'e yerleşmiştir. Gerçek üstücülüğe paranoya-kritik adı verilen bir anlayış getirmiştir. Kuruntu olguların kritik yorumlanmasına dayanan, kendiliğinden, gerçek olmayan bir algı olarak tanımlanan paranoya-kritisizm, zihni ve bilinçaltını sürekli taşkınlık içinde ve heyecan halinde tutmayı temel alır.
Freud'un kuramlarını örendikten sonra resimlerde bilinç dışı imgelerin akıl dışı dünyasını yansıtmaya yönelmiştir. Gerçek üstü bir biçimde işlediği, birbiriyle bağıntısız imgeleri otomatik yöntemler aracılığıyla bir araya getirdiği tablolarında neyin düşsel imge olduğunu ayırt etmek imkansızdır. Resimlerde değişik cinsel temaları işleyen Dali, çağdışı olan diğer gerçeküstü ressamlardan da etkilenmiştir. Daha ilk tablolarında geliştirdiği kendine özgü bir mitolojiye ve bilinçaltı imgelerine sonuna kadar bağlı kalan sanatçının gelişimindeki son aşama, atalarının inanışına dönüşüdür.
Paranoya-kritik yöntemi çok ileri götüren Dali, zaman zaman katolik, nasyonalist ve monarşist ideolojilere kendini kaptırmış, bu arada sanatın değişik alanlarında denemeler yapmıştır. Resim alanında gravür, litografi, vitrin düzenlemeleri yapan ve giysi konusunda da çalışan Dali bu konularda kuramsal yayınlarda bulunmuş kitap da yazmıştır.
Görünen Kadın(1930)
Akıl Dışının Fethi(1935)
Salvador Dali'nin Gizli Yaşamı(1942)
Büyü Sanatının Elli Sırrı(1948)
Bir Dahinin Günlüğü(1964)
kitaplarının bazılarıdır.
Dali'nin bazı eserleri:
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsor Linkleri (Reklamlar)

Alt 01-08-2008, 11:28   #2
Bir adın kaldı bende...
Standart

Pablo Picasso: Üç boyutun ötesinde

Yapıldığını görmeden ölmek istediğin şeyi yarına bırakmak yeter.
(Pablo Picasso)

İspanyol ressam Pablo Ruzi Picasso (25 Ekim 1881 - 8 Nisan 1973), hiç şüphesiz 20. yüzyılın en kayda değer sanat adamlarından biridir. Bu arada tam ismi Pablo (or El Pablito) Diego José Santiago Francisco de Paula Juan Nepomuceno Crispín Crispiniano de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz Blasco y Picasso López'dir ki burada susmayı tercih ediyoruz.
İspanya'nın Malaga bölgesinde doğan Picasso, Georges Braque ile birlikte Kübizm'in öncüsü sayılıyor. Sanatçıyım diyen herkesin bir şekilde resim yapabilmesi gerektiğine inanıyor.
Öncelikle bir ressam; ancak seramik çalışmaları ve bronz heykelleri var, kolajlar yapmış, şiirler bile yazmış. Resimlerinden birkaçı dünyanın en pahalı sanat eserleri arasındadır. 4 Mayıs 2004'te "Garçon a la Pipe" isimli eseri 104 milyon dolara Sotheby's'de satılmış.
Picasso, Madrid'deki Royal Academy'de sadece bir sene akademik eğitim görmüş. Buna rağmen plastik sanatlarda çok üstün bir başarı sergilediğine kimsenin itirazı olmayacaktır sanırız. Doğal yetenek dedikleri bu olsa gerek.
Picasso'nun babası José Ruiz y Blasco da ressam ve sanat eğitmeni imiş. Zaten Picasso sanatın temel ilkelerini ondan öğrenmiş doğal olarak: figür çizme, yağlıboya…
Barcelona'da bulunan Picasso Müzesi'nde sanatçının erken dönem çalışmalarından pek çok parça sergilenir. İspanya'da yaşarken yakın arkadaşı Jaime Sabartés onun pek çok çalışmasını saklamış. Uzun yıllar boyunca asistanı da pek çok çalışmasını biriktirmiş. Bunlar daha sonra örneklerini fazla göremeyeceğimiz klasik tarzda çalışmalarmış daha çok.
Picasso hayatı boyunca savaşa karşı olmuş ama hep de savaşla yaşamak zorunda kalmıştır. İspanya Halk Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları boyunca ülkenin çeşitli yerlerinde savaşa karşı çıkarak dolaşır.
Gençlik yıllarında Barcelona'ya, oradan da Paris'e giden sanatçı, Edouard Manet, Gustave Courbet ve Henri de Toulouse-Lautrec'nin işlerinden çok etkilenir.1899 ve 1904 yılları arasında İspanya ve Paris arasında mekik dokurken kendi kimliğini oturtmaya çalışır. Arayışlara girer, denemeler yapar. Kübizm kapsamına giren işler yapmaya başlamadan önce pek çok başka resim akımı onu etkiler; özellikle realizm ve karikatür sanatı.
Bu dönemde yaptığı işlere örnek olarak "Self-portrait with Uncombed Hair"(1896), "Lola, the Artist's Sister"(1899-1900) ve "Child with a Dove"(1901) verilebilir.
Sanat yaşamının ilk yıllarında Picasso'nun işleri Mavi ve Kırmızı Dönem çalışmaları olarak iki başlıkta toplanır. 1901 - 1904 yılları arasını kapsayan "Mavi Periyod"da, mavi ağırlıklı zemin üzerinde sokak serserileri ve dilencileri resmeder. Bu dönem aynı zamanda ilk heykellerini yaptığı dönemdir.
Bu periyodun en öne çıkan çalışması bugün Cleveland's Museum of Art'ta sergilenen "La Vie" (1903)'dir. Bu döneme ait başka örnekler: "Woman with a Crow"(1903) ve "Le Gourmet" (1901).
"Kırmızı Periyod" 1904 yılında başlar. Picasso'nun paletindeki renkler kızıla çalar artık. Sirk insanları, palyaçolar yeni kahramanlarıdır. Dönemin en önemli eserlerinden biri, Washington'daki the National Gallery'de sergilenen "Family of Saltimbanques"(1905)'tir. Diğer bazı dönem çalışmaları: "Lady with a Fan"(1905), "Harlequin Family"(1905), "Woman with Loaves"(1906).
Sanatçının 1905 yılından itibaren çalışmaları klasik bir hava kazanmaya başlar. Aynı dönemde yaşayan Henri Matisse'den ve Henri Rousseau'dan çok etkilendiği gözlenir. Rousseau, eski Mısır dönemi çalışmalarını yansıtan resimler yapan bir ressamdır. En ünlü eseri New York Modern Sanat Müzesi'nde sergilenen "Sleeping Gypsy"e bir bakarsanız ne demek istediğimizi anlayacaksınız.
Yavaş yavaş Picasso'nun Kübizm yolculuğu başlamıştır bu arada. Bu dönem, Picasso'nun resimlerini sadece çok yakın dostlarından başka kimselere göstermediği dönemdir. Ta ki ilk Kübist resimlerini tamamlayana kadar durum bu şekilde devam eder. Düz alanda üç boyutlu formları birbirinin üzerine gelecek şekilde kullanmaya, insan anatomisini göründüğünden farklı işlemeye başlar. Bu sade tanım, akımı da tanımlamak için en basit yoldur. Yakın arkadaşı Georges Braque ile birlikte Kübizm akımını başlattıkları için ilk dönemlerde eserlerini birbirinden ayırmak zordur.
Dönemin en ayırdedici çalışmalarından bazıları: "Glass Vessels"(1906), "Composition with Skull"(1908), "House in a Garden"(1908), "Woman with a Mandolin" (1909).

1910 yılından itibaren Picasso ve Braque Kübizm akımını yeni bir boyuta taşımaya başlarlar. İlk aşama "Analitik Kübizm" olarak bilinir: objeler parçalarına ayrılmaktadır. Burada amaç objeyi taklit etmekten çok onun gerçeğini yansıtmaktır. Dönemin önemli eserlerine bakarak dediğimiz daha iyi anlaşılabilir: "The Guitar Player"(1910), "Portrait of Ambroise Vollard"(1910), "Accordionist"(1911), "Aficionado"(1912).
1912 yılında, Picasso ve Braque Kübizm akımının bir başka basamağına geçmişlerdir: "Sentetik Kübizm". Gerçek dünyayı tuvale aktarmak anlamında uç nokta diyebileceğimiz bu basamakta, küçük parçalar önemli yer tutar. Hangi resimlere bakarak konuyu anlayabiliriz diyenler için: "Guitar and Violin"(1912), "Glass and Bottle of Suze"(1912), "Clarinet and Violin"(1913), "The Italian Girl"(1917).
Picasso ve Braque ortaklığı I. Dünya Savaşı zamanında sona erer. Savaştan sonra Picasso toplumdaki çözülmeyi ve teknolojik terörün yarattığı dehşeti resmetmeyi seçer ve klasik tarza geri dönüş yapar.
30'lu yıllarda ise Sürrealist akımdan etkilendiğini görürüz. Savaş yıllarının en önemli Picasso çalışmalarından bazıları "Girl Reading at a Table"(1934) ve "Mother and Son"(1938)'dır.
30'lu yılların sonlarında Picasso artık zamanının belki de en tanınan ressamıdır. İşte bu dönemde yapmış olduğu "Guernica"(1937) muhtemelen Picasso'nun en ünlü eseridir. İspanya İç Savaşı sırasındaki Alman bombardımanını sembolize ettiği bu büyük tablo, savaşın insanlık dışı, umutsuz ve alçakça tarafını yansıtır. Uzun yıllar New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde asılı durmuştur. Çünkü Picasso İspanya'ya demokrasi olması gerektiği şekliyle uygulanmadan tablosunun da doğduğu ülkeye sokulmasına karşı çıkmıştır.
Tablo ancak 1981 yılında kendi topraklarına geri dönerek Cason del Buen Retiro'da sergilenmeye başlar. Madrid'de 1992 yılında Reina Sofia Museum açıldığında ise "Guernica" bu büyük müzenin en önemli parçası olarak şimdiki yerini alır.
Picasso'nun bu dönemde çalıştığı en önemli resimlerden bazıları: "Woman-Flower"(1946), "Portrait de Sylvette"(1954), "Don Quixote"(1955).
Yaşamının son 20 yılı, Picasso'nun kariyerinin en üretken yıllarıdır. O kadar ki bazı eserlerinin bir tek günde ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bu dönemin en önemli eserlerinden bazıları: "Jacqueline in the Studio" (1956), "Musketeer"(1968), "Self-portrait"(1972).
Picasso'nun dört çocuğu olmuş: Paul, Maya, Claude ve Paloma. Her çocuğun içinde bir sanatçı olduğunu, önemli olanın büyüdükçe bu tarafımızı koruyabilmek olduğunu söylemiş Picasso.
Anlaşması çok zor bir insan olduğu söylenen sanatçının hayatını yansıtan "Surviving Picasso" isimli filmde Anthony Hopkins başroldeydi. Portresini çeken Ara Güler'e bir resmini hediye ettiği söylenir.
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-08-2008, 11:29   #3
Bir adın kaldı bende...
Standart

Henri Matisse: Pencere ve düşler

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Genel söylemiyle “modern resim” olarak adlandırılan bir grup eser vardır; hani cafelerde ya da bir arkadaşın odasında duvarda gördüğümüz, tanıdık gelen resimler. Genellikle bunların yaratıcılarını fazla tanımayız ya da birkaç resminden fazlası hakkında fikrimiz olmaz. İşte bu sanatçılardan bir tanesi, açık pencerelerden görünen düşsel manzaraları resmetmeyi pek seven Fransız ressam Henri Émile Benoît Matisse.
Matisse, 20. yy. sanatının en modern ve farklı figürlerinin yaratıcılarından biri. Ressamlığının yanı sıra, heykel sanatçısı ve grafik tasarımcısı olarak da tanınır.
Le Cateau’da (Fransa) 1869 yılında doğmuş, hukuk okumuş. 1890 yılında geçirdiği bir apandisit operasyonu sonrası yatakta oyalanmak için resme başlamış. Bakınız, bazen bir apandisit patlaması bile hayırlı sonuçlar doğurabiliyor... 1892 yılında hukuk kariyerinden vazgeçmiş, Paris’e gitmiş ve resim okumuş. Tutucu hocaların elinde önceleri daha çok geleneksel sanat çalışmış. Ancak zamanla, aralarında Monet, Cezanne, Van Gogh gibi ressamların bulunduğu izlenimci akımdan etkilenmeye başlamış. Kendi içinde dönemlere ayrılan bu akımın, uçuşan renkler, göller ve sokakların gün ışığında değişen renklerinin yumuşacık bir şekilde tuvale döküldüğü döneminden çok; Cezanne ile başlayan, gölgeler ve ışıktan uzak durup, resmin renk dengesini korumak uğuruna varlıkların anatomilerini bozmayı yeğleyen anlayışın temsilcisi olmuş. Renk kullanımı ve formları uzaysal biçimlere çevirmede özgür bir tarz benimsemiş.

1903 ve 1904’de Henri Edmon Cross ve Paul Signac’ın noktalama tekniği ile yaptıkları resimleri ile karşılaşmış.Cross ve Signac, saf boya maddelerinin küçük vuruş ve darbeleriyle, noktalarla yoğun bir renk cümbüşü ve güçlü bir görsel titreşim yaratabiliyorlardı. Onların tekniğinden etkilenen Matisse, bunu daha geniş vuruşlarla yapmaya başlamış. Çok kesin hatlı ve cesur renk kullanımları üretmiş. Karısını resmederken kullandığı bu teknik, alın ve burundaki yeşil darbelerde kendini iyice gösteriyor.

1905 yılında renk kullanımında serbestliği iyice benimsemiş. Bunun en iyi örneklerinden biri, The Open Window isimli eseri. İşte bununla birlikte, Matisse’nin pencerelere olan düşkünlüğüne bir göz atmakta fayda var:

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Harmony in Red of Saint-Michel

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


The Open Window

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


The Blue Window

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Interior at Collioure

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Interior in Aubergines

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Studio, Quay

diye sürüp gidiyor pencereli resimleri...Yine 1905’e dönelim. Bazı ressam arkadaşları ile eserlerini sergiledikten sonra Paris sanat dünyasının dikkatlerini üzerlerine çekmişler. Duygusal akımın uçlarında oldukları, çok canlı renkler kullandıkları, resimlerindeki coşku ve güçlü fırça darbeleri ile gelen hareket nedeniyle aykırı çocuklar olarak görülmüşler ve kendilerine Les Fauves; yani vahşi canavarlar denmiş. Grubun lideri konumunda da Matisse yer almış.

Resimlerinde hareket ve canlılığı iyimserlikle işleyen Matisse, dans ve müzik temalarına ayrı bir ilgi göstermiş. Dansçılar, daha doğrusu genel olarak insan figürleri yer almış resimlerinde. Bunu bronz heykellerinde de, grafik çalışmalarında da görmek olası.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


La musique

Matisse’nin eski Türk Sanatı olan minyatürden de etkilendiği gözlenebiliyor. Minyatürlerin ana özelliği olan boyutsuz ve her nesnenin izleyici ile aynı uzaklıkta göründüğü motiflerden etkilenmiştir. Bunu daha sade renklerle uyguladığı, Kırmızı Stüdyo adını verdiği resimde açıkça görülüyor.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


The Red Studio

1920’lerden ölümüne kadar, Fransa’nın güneyinde, özellikle de sakinliği ve ılık güney havası nedeniyle sevdiği Nice’te yaşamış. Yaşlılık zamanında, yaptığı en yorucu iş, Cannes yakınlarındaki Saint-Marie du Rosaire Kilisesi’nin dizayn ve dekorasyonunu 1947-1951 yılları arasında gerçekleştirmek olmuş.Hayattayken de değer görmüş, hayranlar edinmiş, peşinden ressam adaylarını sürüklemiş ve ömrü boyunca, dünyayı bir şekilde etkileyen eserler yaratmaya devam etmiştir.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Saint-Marie du Rosaire Kilisesi

Tuval başında ayakta duramadığı son zamanlarında, dekopaj ve kanvas üzerinde parlak kağıtları aranje ettiği kolaj tekniği üzerinde çalışmış ve belki de en bilinen eserlerini ortaya çıkarmış.

1954 yılında ölen ressam, dünyanın en sancılı dönemlerinden birinde yaşamış, en büyük savaşlar ve kıyımlara tanık olmuş olmasına rağmen ya da belki de bunun yüzünden, öğretici ve mesaj verici bir kaygı taşımamış. Belki o da korku ve şiddetten fazlasıyla çekmiş olduğu için bunların izini resimlerine yansıtmamış.
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-08-2008, 11:29   #4
Bir adın kaldı bende...
Standart

Vincent Willem van Gogh:

Van Gogh: Sarı düşlerin yalnız ressamı

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Hollandalı ressam Vincent Willem van Gogh (30 Mart 1853 - 29 Temmuz 1890), Avrupa sanat tarihinin en önemli isimlerinden biri kabul ediliyor. Hayatı boyunca 900 resim ve 1100 çizimden fazla eser üretmiş. Ne yazık ki öldükten sonra kıymeti bilinen sanatçılardan olmuş ve yaşadığı süre boyunca sıkıntılar çekmiş. Özellikle ölümünden 11 yıl sonra Paris'te 1901 yılında düzenlenen sergide 71 parça eserinin sergilenmesinden sonra popülerliği çok artmış ama dediğimiz gibi bunun ona bir faydası olamamış ne yazık ki. Sağlığında satabildiği tek resim olan "The Red Vineyard (1888)" isimli tablo, şimdi Moskova'daki Puşkin Müzesi'nde sergileniyor.
Van Gogh'un ekspresyonizm, fauvizm ve erken soyut resim üzerindeki etkisi büyüktür. Eserlerinin çoğunun sergilendiği Van Gogh Müzesi (Amsterdam), yolunuz düşerse muhakkak ziyaret edilmesi gereken bir sanat tapınağıdır.
Van Gogh'un birkaç resmine, dünyanın en pahalı sanat eserleri olarak çok rakamlı bedeller biçilmiştir. "Irises (1889)" adlı tablosu, 1987 yılında 53.9 milyon dolara, "Portrait of Doctor Gachet (1890)" isimli eseri 1990'da 82.5 milyon dolara satılmıştı ki bu, bir tabloya ödenen ikinci en yüksek miktardır.
Vincent van Gogh, 1853 yılında Hollanda'da doğmuş. Kız kardeşine göre, oldukça ciddi ve içe dönük bir çocukmuş. Kendisinden 4 yaş küçük kardeşi Theo ile arası daha iyiymiş; arkadaşlıkları ömür boyu sürmüş. Hatta birbirlerine gönderdikleri mektuplar 1914 yılında kitap olarak da yayımlanmış. Theo, ağabeyini hayatı boyunca maddi ve manevi olarak desteklemek zorunda kalmış. Van Gogh'un çalıştığı şirket 1873 yılında, önce Londra'ya sonra Paris'e göndermiş. 1876 yılında da işten çıkarılmış. Önce Londra'da öğrenci asistanı olmuş, sonra Amsterdam'a dönerek dine düşkünlüğü nedeniyle teoloji okumuş.
Dine düşkün derken abartmadık; 1878 yılında okuldan ayrıldıktan sonra Belçika'da papaz olmuş van Gogh. Maden ocaklarında bile vaazlar verdiği biliniyor. 6 ay sonra işten çıkartıldığında bile para almadan vaaz vermeye devam etmiş. Resme ne zaman başlayacak diye düşünürken öğreniyoruz ki bu dönemlerde karakalem çalışmaya başlamış.
Hollanda'ya geri dönen van Gogh, ondaki cevheri keşfeden kardeşi Theo'nun önerisini dinleyerek resmi daha ciddiye almaya başlamış. Kısa bir süre resim dersleri almış. Etkilendiği ressamlar da varmış elbette. Örneğin Jean-François Millet'nin köylülere ve kırsal alana ilişkin resimlerinden çok feyz almış. İlk önemli resmi de bu etkilenmenin bir göstergesi olan "Potatoe Eaters (1885)" olmuş. Resim, şu anda sözünü ettiğimiz Van Gogh Müzesi'nde ikamet ediyor.
1881 yılında, dul kuzeni Kee Vos'a aşkını itiraf eden ancak red cevabı alan van Gogh, kırık kalpler departmanının daimi bir üyesi olarak bu hüznünü resimlerine her daim aktarmaktan geri durmamış.
1885-86 yıllarında Belçika'daki Antwerp Sanat Akademisi'ne başvurmuş ve kabul edilmiş ama birkaç ay sonra çıkarılmış. Okuldan attıkları genç adamın sonradan dünyanın en önemli ressamlarından biri olacağını bilseler herhalde başka türlü davranırlardı diye düşünüyoruz.
Çok hayal kırıklığına uğrayan van Gogh, Japon resim sanatıyla haşır neşir olmaya başlamış. Parlak renklere, resim alanının ve çizgilerin kullanım şekline hayran kalmış. Çok etkilendiği bu tarzda çalışmalar yaptığı biliniyor.
1886 yılında Paris'e giden van Gogh, kardeşinin yanına taşınmış. Burada Degas, Pissaro, Gauguin gibi ressamlarla tanışmış ve kendini empresyonizm akımının etkilerine kaptırmış. -Bu yazının editörü de aynı akıma gönlünü verdiği için zevkten dört köşe bir biçimde yazıya devam etmektedir.- Neyse, 'noktalama' (pointillism) denen tekniği de çok benimseyen ve adeta kendi imzası haline gelecek şekilde sıkça kullanan ressam için 'post-empresyonist' diyebiliriz rahatlıkla.
Şehir hayatından çok sıkılan ve Paris'i bırakmaya karar veren van Gogh, 1880 yılında Fransa'nın kuytu bir köyüne taşınmış. Arles isimli bu küçük yerden çok etkilenmiş ve burada bir sanat kolonisi yaratmayı kafasına koymuş. "Sarı Ev" ismini verdiği bir yer dekore etmiş ve bu yerin şerefine sarı ayçiçeklerini betimlediği bir seri resim yapmış. Ama ne yazık ki talihsizlik bulutu hala van Gogh'un etrafında dolaşmaya devam ediyormuş.
Beklentileri karşılık bulmamış ve ünlü ressamlar Sarı Ev'in kapısını çalmamış. Sadece Paul Gauguin vefalı çıkmış ve ressamın davetlerine cevap vermiş. İki ünlü ressamın arasında zamanla sağlam bir dostluk kurulmuş. Gauguin, van Gogh'u sarı ayçiçeklerini resmederken resmetmiştir hatta. Ama bu ilişki gürültülü bir kavga ile sona ermiş. Hatta bu kavga sonucunda çok sinirlenen ve zaten ruhen pek zayıf olan van Gogh, bir sinir krizi geçirmiş ve sol kulağının bir parçasını kesmiş. İşte meşhur kulak kesme hikayesinin özü de budur. Sanıldığı gibi kulağını komple kestiğini söyleyenlere bu açıklamayı yapabilirsiniz.
Vincent van Gogh, aslında hayatı boyunca üzüntü ve sıkıntı yaşamış, ruh sağlığı çok zedelenmiş, karamsar ve ne yapacağı belli olmayan bir insan olsa da, bazı resimlerinde bu ruh halinden çıkmaya çalıştığı hissedilir. Örneğin ressamın en çok bilinen ve sevilen eserlerinden biri olan "Yıldızlı Gece (1889)", görüp görebileceğiniz en muhteşem gece tasvirlerinden biridir ve bu resmin insana iç aydınlığı verdiğini kimsenin inkar edebileceğini sanmıyoruz doğrusu. Bu resmin illüstrasyon çalışmalarını cafelerde, puzzle'larda görürsünüz sık sık.
Ressam, 29 Temmuz 1890'da ölmüştür.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Kendi gerçeğini resmeden kadın: Frida Kahlo

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Önce iki film yapım şirketi; Miramax ve United Artist filmi çekmek için birbirleri ile yarışmış, hemen arkasından bu defa başrolü oynamak için üç başarılı kadın; Jennifer Lopez, Madonna ve Salma Hayek yarışmışlardı. Kazanan Miramax ve Salma Hayek oldu. Filmin diğer rollerini Antonio Banderas, Edward Norton, Ashley Judd ve Geoffrey Rush gibi ünlü oyuncular paylaştı ve Frida 59. Venedik Film Festivali ile birlikte gösterime girdi. Aslında bir süre önce, 1998 yılında modacı Jean-Paul Gaultier ile gündeme gelmişti Frida Kahlo. Gaultier hazırladığı bir defilede Kahlo stilini sergilemiş ve bu defilede ünlü manken Naomi Campbell Frida Kahlo kılığında çıkmıştı podyuma. O yıllarda bu defile büyük yankı uyandırmış ve Frida'nın hayatının filme alınması da bu sayede gündeme gelmişti. Frida Kahlo'yu bu denli cazip yapan şey şüphesiz onun 20. yüzyılın en ünlü ressamlarından birisi olmasının yanı sıra sıradışı hayat hikayesiydi. Peki nasıl bir hayattı böylesi ilgi uyandıran ona bir bakalım.
Asıl adı Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon olan sanatçı, 6 Temmuz 1907'de Coyoacon, Meksika'da, Macar yahudisi Wilhelm Kahlo ve İspanyol asıllı Matilde Calderon Gonzales'in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelir. Küçüklüğünden ona kalan tek şey altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci hastalığı sonucu topallayan bir ayak olur ama bununla başlayan talihsizlikler zinciri onu hayatı boyunca yalnız bırakmaz. 17 Eylül 1925’de ise "hayatımdaki en önemli iki olaydan birisi" dediği trafik kazası gerçekleşir. O dönemde Meksika'da otobüsler yeni kullanıma girmiştir ve ona göre pek güvenilir değillerdir. Hatta otobüsün dikiz aynasına yolcuları kazadan koruması için yerleştirilmiş Meryem Ana resimleri ve sarımsak bile, nişanlısı Alejandro Gomez Arias ile bindiği otobüsün Xochimilo hattının treni ile çarpışmasına engel olamaz. Kazadan sonra ona kalan; üçüncü ve dördüncü omurga kemiklerinin kırlması, kalça kemiğinde üç, sağ ayakta onbir kırık, sol dirsekte çıkık, sol kalçadan giren ve kasıklarından çıkan demir çubuğun neden olduğu derin bir yara olur. Yine kaza sonucu karnının alt bölgesi parçalanmış ve bu, çocuk sahibi olmasına engel olarak ileride acılı bir düşük yapmasına sebep olacaktır.
Frida, o zamanın ve bölgenin tıbbi zayıflığı sebebiyle, hastanede kaldığı 9 ay boyunca tam 32 ayrı ameliyat geçirir. Ve yaklaşık iki yılı sürekli yatarak ve acı çekerek geçer.
Hastaneden eve döndüğünde annesi Matilde Frida'ya sürpriz yapmış ve bir kraliçe tahtına dönüştürülmüş olan yatağının tavanına kendini seyredebilmesi için bir ayna yaptırmıştır. Ayna, bir yıl boyunca ona yaşadığı acıları ve paramparça bir Frida'yı gösterir. Bu dönem için, "Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmam" diyor. Bütün bu acıların dışavurumu, o zamanlar pek önemsemeden yaptığı resimler olur. 1926 yılında ilk tablosu "Kadife Elbiseli Otoportre"yi sevdiği adam Alejandro için yapar. Acıları, tepesinde duran aynası ve yaşadığı terk edilme duygusu bu otoportreleri onda saplantı haline getirir. Yaptığı resimlerin sürrealist olarak adlandırılmasına karşın "Sürrealizm de ne demek, ben rüyalarımın değil kendi gerçeğimin resmini yaptım" diyerek karşılık vermiştir.
1927 Kasımı’nda yürümeye başlar. Yine acı çekmektedir ama bir yandan da uzun süren acılı dönemin ardından kendini yeniden hayatın içinde hissetmek mutluluk duymasına neden olmaktadır. O dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakınlaşmaya başlar. Küba'lı önder Antonio Mella ve aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı olan sevgilisi Tina Modotti ile tanışır ve yakın arkadaş olurlar. Birlikte, dönemin sanatçılarının davetlerine, sosyalistlerin tartışmalarına katılırlar. 1929’da da Meksika Komünist Partisi’ne üye olur. Hayatının en önemli ikinci olayı olarak gördüğü, ressam Diego Rivera ile tanışması da bu dönemde olur.
Aslında ilişkileri yıllar öncesine, Frida’nın Ulusal Hazırlık Okulu'na gittiği zamanlara dayanmaktadır. Diego Rivera, Meksika Kültür Bakanlığı tarafından Ulusal Hazırlık Okulu’nda bir duvar resmi yapmak üzere görevlendirilmiştir ve Frida'nın Diego'ya o zamanlar muzırca olan ilgisi daha çocukken başlamıştır. Okulda kurdukları “Cachuchas” çetesi ile birlikte Diego Rivera'nın yemeklerini çalmak, düşmesi için yerleri sabunlamak gibi bilumum hınzırlıklar yapmışlar, bir yandan da çalışmasını ve resimlerini hayranlıkla izlemişlerdir.
Diego Rivera onun iki katı yaşındadır, gezmediği yer, ilişki kurmadığı model kalmamıştır. Çirkin ve zamparadır, çevresi daima kadınlarla doludur ama Frida'nın ona karşı hayranlığı zamanla büyük bir aşka dönüşmüştür. Onun için Diego demek herşey demektir;
“O benim gözümde bir devdi. Sözcüğün hem kutsal hem de gerçek anlamında. Üretkendi, canlıydı, yaşam, enerji, söz, hareket, dinginlik, fikir ve resim doluydu. O güne kadarki çalışmalarını yüzlerce kilometrekare olarak ifade etmek mümkündü.. O daha dışa, toplumsal olana açıktı, bense içe, insanın mahremiyetine dönüktüm. Aynı türden bu yakınlığın, birbirimizin çalışmasına yönelttiğimiz bu bakışın ve bu konudaki eleştirilerinin yaşamımdaki en güzel şeylerden biri olduğunu düşünüyorum.”
O Diego'ya böylesi bir tutku ile bağlanırken Picasso'dan Kandinsky'ye, Trotsky'den Duchamp'a kadar birçok ünlü de ona karşı hayranlık duyuyordu.
Yaptığı resimler hayatını kazanmasına yetecek kadar para getirmese de dünyanın her köşesine ününü taşımasını sağladı. San Fransisco, Newyork, Mexico City, Paris gibi şehirlerde sergiler açtı ve sanatseverlerin yoğun ilgisini çekmeyi başardı. Çoğunluğu kendi oto portrelerinden oluşan 70'i aşkın tablosunun tam 50 tanesi şu anda en büyük hayranı olan Madonna'nın koleksiyonunda bulunuyor.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Claude Monet: Işığın mızmız ressamı

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



"Vanilla Sky / Vanilya Gökyüzü"nü seyrettiniz mi? Hani şu Tom Cruise'un trafik kazası geçirip bir hilkat garibesine dönüştüğü film. İşte o filme adını veren "Vanilya Gökyüzü" tanımı, Monet resimlerindeki gökyüzü rengi. Filmde Tom Cruise'un kendine pek mutlu olacağı bir sanal hayat hazırladığı ortaya çıkıyordu. İşte Monet'nin resimlerindeki manzaralar da böyle sanal / rüyada bir hayattan görüntüler veriyor. Monet, doğal görüntüleri, kendine özgü renk ve fırça darbeleriyle bir rüyadan hatırladıklarımız haline getiriyor.
Monet' nin resimlerine yakından bakıldığında ilk algılanan şey bir fırça darbeleri curcunası, ama uzaklaştığınızda bu darbelerin içinden nilüferleri, saman yığınlarını, katedralleri veya kayalara vuran dalgaları seçebiliyorsunuz.
Tabii bu sadece Monet resimlerinin bir özelliği değil. Onun ve birkaç dönemdaşının başlattığı izlenimcilik (empresyonizm) akımının genel özelliği. İzlenimcilik pek demokratik bir akım. Fikirlerin, reçetelerin, renklerin paylaşımı üzerine kurulmuş. Hatta bir takım resimleri bir kaç ressam beraber yapmışlar. 19'uncu yüzyıl sonu 20'nci yüzyıl başlarında, Fransız ressamlar tarafından başlatılmış. Önce bir grup sanatçı tarafından uygulanan teknik ve yaklaşımlara verilen bir isimken, daha sonra hareket bütün görsel sanatlara hatta müziğe de sıçramış. (örneğin Mussorgski ile)
Monet'den sözetmeye devam edelim. "Resimlerim ve çiçeklerim dışında hiçbirşey beni ilgilendirmiyor" dediği rivayet ediliyor. Etrafındakilere karşı ilgisiz. Sevgililerini, karısını, çocuklarını sürekli ihmal etmiş, hatta bazen beş parasız bırakıp, çekip bir yerlere kaçmış.
Resim sözkonusu olduğunda kendisine karşı çok acımasız. Hatta ünlü olduğu dönemde "ne bu kardeşim, ne biçim resim bunlar" diyerek üzerine saldıran sanat eleştirmenlerinden bile daha acımasız. "Haklılar, resimlerim beş para etmez" dediği biliniyor.
Bütün "sanatçı hayatı" anlatan filmlerde kaçınılmaz bir sahne vardır. Sanatçı birdenbire yaptığı herşeyden nefret eder ve geçirdiği buhran sonucu eserlerini yakıp yıkmaya başlar. İşte Monet sanki hep bu sahnelerde yaşamış. 78 yaşına kadar devamlı sinir krizleri geçirmiş, birçok resmini yakmış, parçalamış. Yaptığı şeylerden hiç bir zaman memnun kalmamış. Ve etrafındaki herkese bu yüzden ne kadar büyük acılar içinde olduğunu anlatıp durmuş. Doğrusu, aynı dönemin aynı saygınlıktaki ve aynı zorlukları yaşayan ressamlarına göre çok daha mızmız imiş…
14 Kasım 1840'da Paris'te doğmuş olmasına rağmen, çocukluktaki ve ergenlikteki tüm izlenimleri ailesinin 1845 yılında taşındığı Le Havre ile bağlantılı. Gençlik yıllarında çizdiği karikatür portreleri, o sıralar Eugène Boudin'in de çalışmakta olduğu resim gereçleri dükkanında sergilenmeye başlamış. Zaman içinde Boudin tarafından açık havada çalışmaya ikna edilmiş ve bir süre sonra manzara resimleri çalışmaya başlamış. Bir ressam olma isteğine karşı çıkmayan ailesiyle, akademik sanata karşı eleştirileri ve düzgün bir okula girmeyi reddetmesi sebebiyle sık sık tartışmak zorunda kalmış. Askerliğini tamamladıktan sonra başladığı Académie Suisse'te Pissarro ve Cézanne ile tanışmış. Daha sonra girdiği Atelier Gleyre'de ise Bazille, Renoir ve Sisley ile yakınlaşmış. 1860'lar civarında, Emile Zola ve Adouard Manet'nin de sıkça uğradığı Café Guerbois'yı mesken tutmuş. Monet'nin mesleki açıdan dönüm noktası, Renoir ile birlikte yaptıkları Bougival'deki La Grenouillere isimli yüzer bir restoranın resmi ile gerçekleşmiş. Resimde kullandıkları ve yeni bir sanatsal hareketin başlangıcı olan tarz, çok sonraları izlenimcilik olarak adlandırılmış.
Monet 1870’te, oğulları Jean ve Michael’ın annesi, modeli Camille Doncieux ile evlenmiş. Camille, Monet’nin birçok tablosunda modellik yapmış. The Walkers, Women in the Garden (dördü de Camille’dir), The Walk. Lady with a Parasol, La Japonaise bunlardan bazılarıdır. Monet'in eserlerinde ölümsüzleşmenin bedelini ise kocası tarafından sürekli ihmal edilerek ödemiş. 1874’te bazı anlaşmazlıklar yüzünden, Monet ve arkadaşları kendi eserlerini ilk defa kendileri sergilemeye başlamışlar. Bu sergideki eserlerinden biri izlenimciliğe adını vermiş: Impression: Sunrise (İzlenim: Gündoğuşu). Sonraki yıllarda, izlenimcilik açısından çok parlak yıllar olmasına ve Monet’nin de La Gare Saint-Lazare ve Rue Saint-Denis gibi en büyük eserlerinden bazılarını yapmasına karşın alıcı bulamadığı için çok yoksul yıllar olmuş. Bu yüzden 1873’ten 1883’e kadar yaşayacak daha ucuz yerler aramak üzere sürekli taşınmak zorunda kalan Monet, 1880’lerin sonlarına doğru eserlerinin hem halk hem de eleştirmenler tarafından beğeni toplaması sayesinde, şöhret ve paraya kavuşmuş. Bu dönemlerde, sanatçı seriler halinde manzara resimleri üretmeye başlamış: The Rocks of Belle-Ile (1886), Cliffs at Belle-Ile (1886), Poplars on the Bank of the River Epte (1890), Poplars on the Banks of the Epte (1891), Poplars on the Bank of the River Epte (1891).
Manzara resimlerinde, Monet için en önemli faktör ışık olmuş. Sürekli, geçmekte olan bir anı yakalamaya çalışan sanatçı, aynı konuyu farklı ışık koşullarında ve günün farklı zamanlarında tekrar tekrar ele almış. Böylece, aynı konunun farklı ışıklandırmalı ve farklı renkli versiyonlarından oluşan seriler ortaya çıkmış.
1890 yılında Giverny’de bir ev satın alan Monet, 2 sene boyunca saman balyalarını aynı teknikle resmetmeye başlamış. Güneşli, puslu, sisle ve karlı havalarda aynı balyaları resmetmiş: Haystack, Snow Effects, Morning (1890), Haystack. End of the Summer. Morning. (1891), Haystack at the Sunset near Giverny (1891)
Monet 1899’da nilüferler konusuna başlamış: The White Water Lilies (1899), The Japanese Bridge (1899), Water-Lilies (1914), Water-Lilies (1917).
Son yıllarında, yavaş yavaş görüşünü azaltan katarakt, o dönem yaptığı resimleri de etkilemiş. İzlenimci akımın öncüsü Monet 1927 yılında hayata veda etmiş.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Resim dünyasının yaramaz çocuğu: Komet

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



“Doğa oldu bir hayal, dünya bize yabancı”

Veronique Petit’ye sorarsanız, eğer Charlie Chaplin Anadolu’da, Çorum’da doğsaydı, ve tabii ki ressam olsaydı, kesinlikle Komet gibi resim yapardı. Olağanüstü insancıl, ama bir o kadar da komik, ironik, gerçekdışı, karanlık bir evreni olan Komet’in resimleri, masalsı, romansı, destansı bir zamandan dünyamıza ulaşmış enstantanelerdir adeta.

Bakınız neler diyor bize Komet:

Çocukluğum

Hayatta en önemli şey merak. İnsan sürekli soru sormalı. Ben çocukluğumdan beri her şeyi merak ettim ve hep sordum. Beklenmedik şeyler yapmak isterdim.
‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sorduklarında, ‘Önce ilkokulu bitireceğim, sonra ortaokulu, liseyi, üniversiteyi; sonra doçent olacağım, sonra profesör, sonra da ordinaryüs olacağım,’ cevabını verirdim.
Ressam olmayı aklıma getirmemiştim pek. Asıl ilgi alanım tarih ve coğrafyaydı. İlkokul 3’te Kore Savaşı’yla ilgili yapılan Kore köşesine ‘Aslan Kahramanlarımız’ diye bir resim yapmıştım, tarih şeridindeki padişahların da resimlerini çizerdik. Ama açıkçası resim konusunda benden çok daha yetenekli çocuklar vardı. Bense çok okurdum. Bir öğretmen çocuğu olarak büyüdüm, babam sürekli kitaplar, dergiler alır ve okumaya teşvik ederdi. Çok haylaz bir öğrenciydim, öyle derslerle filan pek ilgim yoktu. Ama tarih ve coğrafyaya olağanüstü merakım vardı.

Ortaokuldayken bir resim öğretmenimiz vardı, Hasan Sağlam. Haylazız ya, bir gün beni ve birkaç arkadaşımı dersten atarken ilginç bir şey oldu. Deri bir çantam vardı, üzerine de iletkiyle basit bir avcı resmi çizmiştim. Hasan Hoca’nın gözü bir an çantama takıldı ve ‘Sen dur bakalım, o ne çantandaki?’ diyerek geldi ve resme baktı. Sonra ‘Hadi bakayım, yerine geç sen,’ dedi. Resim hayatım böyle başladı diyebilirim. Arkasından Fuzuli Şiirleri’ne dair bir resim müsabakasında resmimin derece alması bana iyice heves verdi. Artık resim sergilerinde daha çok benim resimlerim yer alıyordu, Hasan Hoca da atölyenin anahtarını vermişti bana. Artık ileride ne olacağım aşağı yukarı belli olmuştu.
O yaşlarda varlığını ispat etmek ister insan, olağan dışına çıkmak, farklı olmak... Öyle başlıyor her şey. Sonradan bencilliği aşması lazım, çünkü ortaya çıkan sonuç toplumsal bir durumdur, artık topluma mal olmuştur. O noktadan sonra, sanatçı, ‘Ben!’ diye çıkamaz ortaya.

Yeni umutlar, hayal kırıklığı…

Benim gençliğim 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan yeni umutlar dönemine rastlıyor. Savaş sonrası fakirlik bitmiş ve ekonomi düzelmeye başlamıştı, henüz petrol krizi yoktu ve bizler 60’lı yılların coşkusu ve uçsuz bucaksız hayalleri içinde güzel şeyler yapacağımıza inanarak büyüyorduk. Endüstrileşmenin getireceği mutluluklar olacağı söyleniyordu. Ama biz de herkes gibi hayal kırıklığına uğradık, dolayısıyla şimdiki kuşaktan daha şanslı veya daha şanssız değiliz.

Toplumsal acı

Sorunlarımız var, hem bireysel hem toplumsal. Hep birlikte acı çekiyoruz, bilinçli veya bilinçsiz, hepimizi etkiliyor. Bütün bunları reddedip nihilist bir tavır da alsanız, bir şeyi değiştirmez bu; mutlu olamamanın başka bir yolunu seçmiş olursunuz sadece.

Bugün gençlerin tepkisizliği tamamen etki-tepki meselesi. Toplumsal denge bozuluyor artık. Gelir dağılımının altüst olması, iletişimsizlik, diğer taraftan teknolojinin alıp yürümesi... İnsanın yarattığı teknoloji kendiyle birlikte dünyayı da yok oluşa götürüyor, sanallaşıyoruz. On yıl önce zirvedeki teknoloji, şu an hiçbir şey ifade etmiyor. İlya Ehrenburg şöyle diyor, ‘Paris’e ilk geldiğimde atlı tramvay vardı, ikinci gelişimde ise artık uzaya çıkıyorlardı.’
Bütün bunların olağanüstü olduğunu söyleyecek olanlar vardır, fakat esasen teknoloji naturayı, yaratıcılığı yok ediyor, robotlaşıyoruz, aynılaşıyoruz.
Halbuki insan elinde hiçbir şey olmadan da bir şeyler yapabilir; Pasolini ilk filmlerini imkansızlıklar içinde çekti ve çok güzel filmlerdir hepsi. Aynı şekilde Yılmaz Güney de Umut filmini, kendi çabasıyla yarattığı zor koşullarda çekti ve nasıl bir film olduğunu biliyorsunuz. İnsan kendini ifade etmenin yolunu her koşulda bulabilir, bunun için binlerce dolarlık teknolojik imkanlara hiç ihtiyacı yok. Ama içinde bulunduğumuz sistem insanda hiçbir şey yapma isteği bırakmıyor.

Genel bir umutsuzluk hissettiğim için söylüyorum bunu, ki zaten yaşamda mutlak bir mutluluk da yok, acılar ve sevinçler bir arada. Demek ki insan etrafındaki küçük mutlulukları yaşayabilmeli, yaşamındaki şiiri çıkarmasını bilmeli. Daha da önemlisi içindeki muzip çocuğun arada sırada çıkıp annesinin sandığını karıştırmasına izin vermeli. Mutsuzlukların sonu yok, ama bütün bunların arasında gülerek düşünmek ve devam etmek lazım. Yapılacak pek çok güzel şey var.

An ‘O An’

Hep bir şeyler bekliyoruz, bir şeyler için bekliyoruz. Şunu yapalım, bunu yapalım, şu geçsin, bu olsun vs.. Yaşadığımız anı ıskalıyoruz. Olmasını beklediğimiz şey ne ise, onu beklerken ki sürenin değerini bilmiyoruz, bir an önce geçsin istiyoruz. Halbuki o an bir daha asla yaşanmayacak, zamanın içinde kaybolacak, geri gelmeyecek. Oysa ki biz onu daha baştan kaybediyoruz, hatta farkına bile varmıyoruz o anın aslında ‘o an’ olduğunun. Çok yavaş ilerlediğini sanıyoruz zamanın, bir türlü geçmek bilmediğini, kilitlendiğimizi. Ne kadar hızlı geçiyor oysa. Bir an var ve sonra yok. Bazen beklemenin de çok güzel olduğunu, içinde geçip gitmekte olan bir ‘an’ı barındırdığını bilmek gerek.

Dinlediğim pek çok şey var, ama resim yaparken genellikle klasik müzik dinlemeyi tercih ediyorum. Tabii ki Bach, Mozart... Ama resme konsantre olduğum an çalan şeyi unutuyorum, duymuyorum bile. Aslında şimdi müzik deyince komik geldi birden. Düşünsenize, kimbilir kaç milyon yıl önce birileri bir şeylere vurarak bir ritim yakalıyor ve ‘aa bakın, güzel bir şey oldu, şöyle vurunca hüzünlü oluyor, böyle vurunca neşeli oluyor, hatta şöyle yapınca dans ediliyor, dansın nasıl ortaya çıktığı da komik geliyor dolayısıyla. Bütün bunlar benim için hayatın eğlenceli detayları.

Haylazlığın dışında çok kitap okurdum, platonik aşklar yaşardım, mektuplar yazardım. Kimi zaman uzaktan aşık olurdum, bir kağıda ona söylemek istediklerimi yazardım, kendi kendime okuyarak denemeler yapardım, aslında söylemek istediğim şey kısaca ‘seninle tanışmak istiyorum’ idi. O yaşlarda aşkı biraz abartarak yaşıyor insan. Güzel olan yanı da o galiba.
“Bazıları dizelerle resim yapar, bazıları düz yazıyla, Komet’in resimleriyse düz yazıyla yazılmış şiirlere benziyor..”
Resimlerinin yanı sıra yıllardır şiir yazan Komet’in pek çok dergide yayınlanmış şiirleri var. Yakın bir tarihte şiir kitabı yayınlanacak olan şair-ressam, bu kitap için bir taraftan yoğun bir şekilde şiirlerini toparlıyor.
15 ocak salı, bugün ayın kaçı?
Çıldırtıyor insanı kelebek çünkü.
Kerem hakkı için – uçmanın yedi kapısına yazılmış.
Hepimizin gözü yaşlı alelade
Bir şey anladımsa harab olayım.
Elleri telefon gibi
Suyu taşan havuzda
Yapışık kardeşimle kolkola
bir yere oturmuştuk
İçinden fare çıkmıştı.
Sağda 24 numarada oturuyorduk.
Ateş başında çoraplarımız renksiz
yurdumuzun güzelliklerini izliyorduk
çırılçıplak bir suda.
1941’de Çorum’da doğan Komet, 1960-67 yılları arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuduktan sonra 1971’de burslu olarak Paris’e gitti. Halen Paris’te yaşayan sanatçı, yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi açtı ve pek çok müzede de eseri bulunuyor. Atina’da bir müzede figüratif resim üzerine yapacağı sergiye hazırlanan Komet’in, bu sergide, yarısı koleksiyon yarısı yeni resim olmak üzere, 80 adet yağlıboya resmi bulunacak.
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-08-2008, 11:29   #5
Bir adın kaldı bende...
Standart

Ewet bunlar da bizimkiler ünlü Türk Ressamlarımız:

Abidin Dino

1913 yılında doğan Abidin Dino, çocukluğunu Cenevre ve Paris’te geçirdi. Robert Kolej'deki öğrenimini yarıda bırakıp, ağabeyi Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desen ve yazıları 1931 yılında Artist dergisinde yayınlandı. “D” Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı.

1934’te ünlü film yapımcısı Sergey Yutkoviç tarafından davet edildiği SSCB’de üç yıl kaldı, bu ülkede film çekti ve tiyatro dekorları hazırladı. 1937’de Paris’e gitti, dönemin ünlü sanatçılarıyla ve bu arada, bir süre etkisi altında kaldığı Picasso ile ilişki kurdu. 1939’da Türkiye’ye döndüğünde giderek yerel ve kendine özgü bir bireşime ulaştı. 1940’ta Liman Ressamları adıyla da bilinen toplumsal gerçekçi Yeniler Grubu’na katıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Adana’ya sürgüne gönderildi. Sürgündeyken Adana’da Türk Sözü gazetesini yönetti. “Kel” adlı bir oyun yazdı. Bu dönem resimlerinde Çukurova’nın pamuk işçilerini konu aldı. Çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi.

Daha sonra İstanbul’a dönen ve 1951’den sonra Paris’te yaşamını sürdüren Dino zaman zaman Türkiye’ye gelerek kişisel sergiler açtı. Kırk yılı aşkın bir süredir yurdundan uzakta yaşamasına karşın, resminde Türkiye’nin geleneksel kültürüne olan ilgisini her zaman canlı tutmayı başarabilen Abidin Dino, 7 Aralık 1993’te Paris’te öldü. Cenazesi 16 Aralık’ta İstanbul’a getirilerek Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



İbrahim Çallı

1882 yılında, o tarihte İzmir'e bağlı olan Çal (bugün Denizli iline bağlı) kasabasında doğdu. 1906'da Şeker Ahmet Paşa'nın desteğiyle Sanayi-i Nefise Mektebi’ne giren İbrahim Çallı, bir yandan da Adliye’deki görevine devam etti. 1910 yılında mezun olduktan sonra burs alarak ‘1914 Kuşağı’ olarak anılan ve aralarında Hikmet Onat ve Mehmet Ruhi Arel'in de bulunduğu bir grupla birlikte Paris'e resim öğrenimine gönderildi. Paris'te Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (l'Ecole Nationale Supérieure des Beaux-Arts) Fernand-Anne Piestre Cormon’un atölyesinde eğitim gördü.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte yurda dönen İbrahim Çallı, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde hoca oldu. 1917’de Celal Esad Arseven’in girişimi ile deniz temalı resimler üretmek amacıyla açılan Şişli Atölyesi’nde Mehmet Ruhi Arel, Hikmet Onat, Namık İsmail, Ali Sami Boyar, Ali Cemal Ben’im ile birlikte görev aldı.

Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki görevini 1947’de emekli oluncaya kadar kadar sürdürdü. Yetiştirdiği öğrenciler arasında Şeref Akdik, Refik Ekipman, Saim Özeren, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu gösterilebilir. 1960 yılında ölen İbrahim Çallı, Cormon atölyesinde dört yıl klasik eğitim almasına rağmen, resim çalışmalarına serbest bir teknikle devam etti. Sanatçının eserleri arasında portreler, nüler, peyzajlar ve natürmortlar ağırlıktadır.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Fikret Mualla Saygı

1903’te İstanbul’da doğdu. Saint Joseph ve Galatasaray Liselerinde okuduktan sonra, mühendislik öğrenimi için İsviçre'ye gitti. Daha sonra gittiği Almanya’nın Heidelberg ve Berlin kentlerinde resme yönelerek Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'nin grafik tasarım bölümüne girdi ve Arthur Kampf'ın stüdyosuna katıldı. Eserleri çeşitli Alman dergilerinde yayınlandı. Daha sonra, Paris'te André Lhote'un stüdyosunda çalıştı.

1930’da Türkiye’ye döndü, Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulu’nda resim öğretmenliği yaptı. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetlerin kostümlerini çizdi. Yeni Adam dergisi için desenler hazırladı. Nazım Hikmet’in Varan 3 adlı şiir kitabını da resimledi.

1936’da bir süre Bakırköy Akıl Hastanesi’nde tedavi gördü. Daha sonra Abidin Dino’nun önerisiyle New York Dünya Sergisi’ndeki Türk Pavyonu’nda sergilenmek üzere 30 kadar İstanbul manzarası yaptı. 1939’da Ses dergisi için çizdiği desenlerden bazıları müstehcen bulununca hakkında dava açıldı. Davadan beraat ettikten sonra Paris’e yerleşti.

Savaş yıllarının bunalımı, yurt özlemi, alkol tutkusu ve büyük bir sorun halinde yaşadığı polis fobisi nedeniyle birkaç kez daha tedavi altına alındı. 1954’te Paris’te ilk kişisel sergisini açtı, bunu bir yıl sonra ikinci sergi izledi. Çeşitli sanatseverlerin korumasıyla yaşamını sürdürdü. 1950’lerin sonunda tanıştığı Madam Angles, 1962’de felç olan sanatçının bakımını sonuna dek üstlendi.

Yapıtlarında renkçi ve dışavurumcu tutumla fovizmin sentezine ulaştı. Paris’in sokaklarını, kahvelerini ve eğlence yerlerini guaş, yağlıboya ve suluboya ile resme aktardı. Resmin temel sorunlarıyla ve akımlarla bilinçli olarak ilgilenmedi, iç dünyasının etkisiyle, lirik bir anlatım geliştirdi.

Fikret Mualla Saygı 20 Temmuz 1967’de Fransa’da öldü ve Paris Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Resimleriyle olduğu kadar trajik yaşamıyla da izler bıraktı. Daha sonra kemikleri 1974’te yurda getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü. Paris’te açık artırmaya çıkarılan resimleri devletçe satın alınarak Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bir Fikret Mualla Salonu oluşturuldu.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Şeker Ahmet Ali Paşa

Şeker Ahmet Paşa 1841’de İstanbul’da doğdu, Asıl adı Ahmet Ali’dir. 1855’te erken yaşta Tıbbiye Mektebi’ne girdi. Resim yeteneği nedeniyle kısa sürede bu okulda resim öğretmenliği yardımcılığına getirildi. Daha sonra Harbiye Mektebi’ne geçti. Abdülaziz’in ilgisini çekince 1864’te resim öğrenimi için Paris’e gönderildi. Önce Paris’teki Mekteb-i Osmani’de hazırlık dönemi geçirdi. Paris Güzel Sanatlar Akademisine geçti ve Gustave Boulanger ve Jean-Léon Gérome gibi öğretmenlerden ders aldı. Osmanlı sarayı için Fransa'dan resim alımlarında görevlendirildi. Resimleri 1869 ve 1870'deki Paris Salon sergilerine kabul edildi. 1870 yılında okulu bitirerek Prix de Rome'u kazandı. Aynı yıl, Roma'ya gönderildi ve yurda döndü. Dönüşüyle birlikte yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiye Mektebi'nde resim öğretmenliği yapmaya başladı.

Uzun hazırlıklardan sonra, 27 Nisan 1873 tarihinde Türk ve yabancı ressamlarından oluşan bir sergi açtı. Bu sergi, Türkiye’de açılan ilk resim sergi olması nedeniyle anlamlıdır. İkinci sergiyi, 1 Temmuz 1875’te Darülfünun binasının salonunda açtı. Bu sergide yedi adet büyük tuvalininden başka Türk ressamların eserleri ve çoğunlukla yabancı ressamların eserleri yer aldı.

1876’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılmasında etkili oldu. 1890'da ferik (tümgeneral) oldu. Padişah yaverliği görevini yürütürken 1895 yılında yabancı misafirlerin teşrifatçılığına getirildi. Bu görevini yürütürken Mercan'daki konağında daha çok natürmort üzerine çalışmaya başladı. Böylece bu süreçte önceki dönemin resimlerinde ağırlıklı konu olan manzaradan çok natürmortlar yaptı. 1900 yılında Pera Palas salonunda kişisel bir sergi düzenledi. Eski ve yeni çalışmalarını biraraya getirdiği bu sergi sonrasında Sanayi-i Nefise Mektebi jürisi başkanlığına getirildi. Son olarak 1901 ve 1902 yıllarındaki birinci ve ikinci İstanbul salonlarında resimlerini sergiledi. İlk salonda iki natürmort ve bir manzarası, ikinci salonda yedi resmi yer aldı. 1907’de İstanbul’da öldü
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-08-2008, 11:30   #6
Bir adın kaldı bende...
Standart

Mona Lisa (diğer adıyla La Jokond)'nın Leonardo'nun kendisi olduğuyla ilgili bir çok analiz yapılmıştır. Örnekler:

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...



Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


çalışmalarıyla da desteklenmeye çalışılmıştır.
Hatta hamile bir kadın resmi olduğu iddia edilmiş buna göre, yeni bir Meryem çalışması olarak da yorumlanmıştır.

Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın...


Morimura Yasumasa

Buraya sığdıramayacağımız kadar fazla yükleme içeren bir çalışmadır La Jokond. Bir fahişenin resmi olduğu savları hayli yaygındır. En büyük spekülasyonlar ise halen devam etmekte olandadır. Mona Lisa Smile (film adı dahi oldu ya) anatomik incelemelere sebep olmuş, bu gelip geçici, yani spontane bir tebessüm değil, sonsuzca bir belli belirsiz şefkat ifadesidir denmiştir. Bir çok eleştirmen de modelin yüzünde felç (güzel inmesi de deniyor) olduğu için bu tür bir ifade olduğunu savunmuştur.
Yorucu iştir Mona, yani Jokond, yani Leonardo, şey sanat....

hazırlayan arkadasımıza teekkur ederım bılgının paylasılması ve genclıgımızın bılgılenmesı adına yayınlamak ıstedık
__________________


© şafak!!!
YORGUN YÜREK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Bookmarks

Etiketler
buradasürrealizm, herşey, herşey burada..., ilgili, modern, modern resim, resim, resim sanatıyla ilgili, ressamlar, sanatıyla, sürrealizm, ünlü, ünlü ressamlar...

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni mesaj gönderme yetkinizAktif De