![]() |
|
|
#1 | ||
|
|
Murathan Mungan
1955 HAYATI İstanbul'da doğdu. A.Ü D.T.C.F. Tiyatro bölümünü bitirdi. Bir süre Devlet Tiyatroları'nda dramaturg olarak çalıştı. Başlangıçta H. Yavuz, A.İlhan etkilerinde oldukça ağdalı, özentili, sonra söyleyiş değişmemekle birlikte dilin sözcükler düzeyinde yalınlaştığı; daha sonra oldukça dağınık düzyazısal parçalardan oluşan bir şiirden son kitabındaki (Mırıldandıklarım) içten, yalın ürünlere doğru yol aldı. ESERLERİ Şiir kitapları: Osmanlıya Dair Hikayat (1981), Taziye (1982), Yaz Sinemaları (1989), Eski 45'likler (1989), Mırıldandıklarım (1990) [b] Yağmur Damla düştü toprağa cemre misali En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam, Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz, Tek tek ama beraberce kardeşcesine Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi , Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu, Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri. Murathan Mungan ---------------------------------------------------------- [color=#000099]Yaz Sonu yaz inceliyor, güz bizse hiç büyümeyen rus bebekleri bir düşte karşılaşmıştık, bir düşte kaybolduk hadi birimiz uyandırsın artık ötekini birbirinin karanlığına kapatılmış birbirinin içinde tipiye tutulan her kozaya ayrı biçilen uzun kışlardan hadi birimiz uyandırsın artık ötekini ilkgençliğin yazıları bitti. Şimdi bırakılmış çiftlikler yağmurlarla boşalmış leylek yuvaları elimizde sorular, gün yeniden dağıtıyor kalanlar için yazılanları yaz sonu yaz sonu yaz sonu Biliyorum yine haziran yine temmuz yine ağustos | ||
|
|
|
|
|
#2 | ||
|
|
ESERLERİ
Mahmud ile Yezida (1980) adlı oyunuyla 1979 yılında Türkiye İş Bankası’nın açtığı yarışmada ikincilik ödülü aldı. Osmanlıya Dair Hikayat (1981) adlı şiir kitabıyla 1980 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü Turgay Fişekçi ve Ozan Telli’yle paylaştı. Sahtiyan adlı şiiri ise 1981 yılında Gösteri Dergisi Şiir Ödülleri birincisi oldu. Taziye (1982) yine bir oyun kitabıdır. 1984’te sergilenen bu oyun ile Sanat Kurumu tarafından 1984 yılı en iyi tiyatro yazarı seçildi (Mehmet Baydur ile birlikte). Hedda Gabler Adlı Bir Kadın hikayesiyle 1987 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü (Nedim Gürsel’le) aldı. Oyun kitapları: Geyikler Lanetler (1992), Bir Garip Orhan Veli (1993). Öykülerini Son İstanbul (1995), Cenk Hikayeleri (1986), Kırk Oda(1987), Lal Masallar(1989), Kaf Dağının Önü (1994); Şiir kitapları: Osmanlıya Dair Hikayat( 1981), Kum Saati (1984), Sahtiyan(1985), Yaz Sinemaları (1989), Eski 45’likler (1989), Mırıldandıklarım (1990), Yaz Geçer (1992), Oda, Poster ve Şeylerin Kaderin (1993), Omayra (1993), Metal (1994), Oyunlar, İntiharlar, Şarkılar (1997), Mürekkep Balığı (1997), Başkalarının Gecesi (1997) kitaplarında topladı. Çeşitli alanlara dağılmış yirmi yıllık çalışmalarından bir seçmeyi Murathan’95’te bir araya getirdi. Metinleri Metinler Kitabı (1998) adıyla kitaplaştı. Resim konulu öykülerden bir seçkisi yayınlamdı: Ressamın Sözleşmesi (1997). Murathan Mungan'ın Şiirleri >> Adı Dua Olan Sevgilim >> Affedilmeyen >> Alabalık >> Alacanım >> Anakin >> Anlaşılmayan >> Antik Kent >> Arasta >> Armalar >> Astar >> Aşkın Karanlık Metali >> Aşk Özeti >> Aşk Yeniden >> Atların Yağması >> Avare >> Ayaküstü Yaşanmış Aşk Hikayeleri >> Aynı Lambalar >> Ay Zeytin Gece >> Azalmış Ferman >> Azat >> Azizler Rübaisi >> Başkalarının Gecesi >> Bıçak >> Bilardo Topları >> Bir Bakıma >> Bir Yıldız >> Bir Yılın Son Günleri >> Bis >> Bozgunlar >> Bu Ne Biçim Hayat >> Cam Yaz >> Çıplak >> Çöl ve Duvar >> Devrimin Başharfleri >> Divan >> Diyalektiğe Övgü >> Diyalektik Mutsuzluklar >> Dizeye Düşen >> Ecza >> Eskidendi Çok Eskiden >> Eski Fenerler Eski Gemiler >> Eşgal Üzerine Bir Şiir >> Eylül Rübai >> Fay >> Feri Sönmemiş Ferman >> Ferman >> Fırtına >> Gecenin Uzun Söylevi >> Gece Nöbeti >> Gece ve Müzik >> Geçilmez Deniz >> Gelme >> Gemici Islığı >> Göç Yolları >> Göçebe >> Görü >> Grizu >> Güz Beyleri >> Ham Ferman >> Herkes ve Birkaç Kişi >> Hey Joe! >> Irmağa Kapılmış Ferman >> İçimizden Eksildi >> İdare Lambası >> İki Bıçak >> İki Yemin >> İklim >> İmagine >> İnan Batmış Şehirler Gibi Onarılmaz Anılar >> İnce L , Lalena >> İntihar >> İstersen Hiç Başlamasın >> İzin >> Kadırga >> Kal >> Kandehar >> Kan, Tuz, Ölü >> Kara Saplanmış Tren >> Karanfil >> Kar Prensi >> Keşke >> Ketum >> Kırılgan >> Kırksekiz >> Kıssa XXIII >> Kırmızı >> Kırmızı Ferman >> Kırmızı Film >> Kim Gölgesinden Kaçabilir Ki? >> Kimse >> Konuk Mahalle >> Korku >> Kömür >> Kupon >> Kuzeydeki Pencere >> Lavanta >> Manşet >> Maske >> Maskeli Balo >> Mat >> Mektup >> Mermiden Gülüşün Vardı Senin >> Metal >> Metal Yorgunluğu >> Mırıldandıklarım >> Mika >> Nylon >> Olmasa Mektubun >> Omayra >> Onlar Ceset Kuşlarıydı >> Opak >> Opera >> Otuz Yaş >> Ödünç Hançer Öldürmez Beni >> Önce >> Öteki Mithosu >> Pamuk İpliği >> Parantezle Anımsama >> Patlayıcı Madde >> Pazubent >> Perdah >> Paseve'nin Günlükleri >> Peynir Tenekesi >> Retime >> Ruhu >> Sadaklar >> Saklı Bıçak >> Salgın >> Samuray >> Sandık Odası >> Sarı Ferman >> Sende Aşklarımı Temize Çektim >> Sevgi >> Sevgilim >> Sis Çanları >> Siyah Ferman >> Sizden Saklı >> Soğuk Damga >> Son El >> Söyle Bana >> Sözler, Yaprak >> Sprey Boya >> Sudra Gömlekleri >> Şebeke >> Tanınmış Zaman >> Telli Telli >> Tenimiz Taşbaskısı >> Terastaki Havlu >> Terkeden >> Tılsım ve Kum >> Unutmadık >> Unutulmuş Bıçaklar >> Unutulmuş Bıçaklar >> Uzun Yolları Da Göze Alabilen Bir Dostluk >> Üç Aynalı Kırk Oda >> Vazoda Tozlu Güller >> Yadigar >> Yağmur >> Yalnız Bir Opera >> Yalnızlık >> Yaş >> Yaz Bitti >> Yazgı >> Yaz Sinemalarından >> Yaz Sonu >> Yılan Yastığı >> Yüksek Topuklar >> Zarf .................................................. ...................... YALNIZ BİR OPERA Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim İmrendiğin, öfkelendiğin Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim Yani yaşamışlık sandığın Geçmişim Dile dökülmeyenin tenhalığında Kaçırılan bakışlarda Gündeliğin başıboş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu. Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin. Ve hala bilmiyordun sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana Bütün kazananlar gibi Terk ettin. Yaz başıydı gittiğinde, ardından, Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim. Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine Çerçevesine sığmayan Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma. Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? 'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda. Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını Takvim tutmazlığını Aramızda bir düşman gibi duran zamanı Daha o gün anlamalıydım Benim sana erken Senin bana geç kaldığını. Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri. Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı. Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk. Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık. Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize. Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana. Şimdi biz neyiz biliyor musun? Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. Birbirine uzanamayan Boşlukta iki yalnız yıldız gibi Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız Ne kalacak bizden? Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden Bizden diyorum, ikimizden Ne kalacak? Şimdi biz neyiz biliyor musun? Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz. Kış başlıyor sevgilim Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan Oysa yapacak ne çok şey vardı Ve ne kadar az zaman Kış başlıyor sevgilim İyi bak kendine Gözlerindeki usul şefkati Teslim etme kimseye, hiçbir şeye Upuzun bir kış başlıyor sevgilim Ayrılığımızın kışı başlıyor Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime. Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak.... Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar, Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara, Çağrışımlarla ödeşemezsiniz. Dışarda hayat düşmandır size İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz Bir ayrılığın ilk günleridir daha Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup Kulak verdiğiniz saat tiktakları Kaplar tekin olmayan göğümüzü Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz Bakınıp dururken duvarlara Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek, Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına, Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya Kendimizi hazırlar gibi. Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken, Ve kazanmış görünürken derinliğimizi Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar Göremeseniz de, bilirsiniz Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar. Bana zamandan söz ediyorlar Gelip size zamandan söz ederler Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onalar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler. Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır. Zaman alır sizden bunların yükünü O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. O boşluk doldu sanırsınız Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir. Gün gelir bir gün Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide O eski ağrı Ansızın geri teper. Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten bitmissinizdir. Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla Günlerin dökümünü yap Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini Kim bilebilir ikimizden başka? Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış Bir ilişkiyi, duyguların birliğini, Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla Bunlar da bir işe yaramadıysa Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda. Bu şiire başladığımda nerde, Şimdi nerdeyim? Solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden İkindi yağmurlarını bekleyen Yaz sonu hüzünlerinden Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim Geçti her cağın bitki örtüsünden Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından Bakarken dünyaya Yangınlarla bayındır kentler gibiyim: Çicek adlarını ezberlemekten geldim Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların Unuttuklarını hatırlamaktan Uzun uzak yolları tarif etmekten Haydutluktan ve melankoliden Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden Duyarlığın gece mekteplerinden geldim Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim. Bu şiire başladığımda nerde, Şimdi nerdeyim? Yaram vardı, bir de sözcükler Sonra vaat edilmiş topraklar gibi Sayfalar ve günler Işık istiyordu yalnızlığım Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. Karardı dizeler. Aşk...Bitti. Soldu şiir. Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde Ask yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır: Eksiliyorduk Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim Her otelde biraz eksilip, biraz artarak Yani çoğalarak Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında Ağır ve acı tanıklıklardan Geçerek geldim. Terli ve kirliydim. Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de... Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları Ve açık hayatları seviyordu. Buraya gelirken Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri... panayır yerleri... Ölü kelebekler... Ölü kelebekler... Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. Adım onların adının yanına yazılmasın diye Acı çekecek yerlerimi yok etmeden Acıyla baş etmeyi öğrendim. Yoksa bu kadar konuşabilir miydim? İpek yollarında kuzey yıldızı Aşkın kuzey yıldızı Sanırsın durduğun yerde Ya da yol üstündedir Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı. Aşkın bir yolu vardır Her yaşta başka türlü geçilen Aşkın bir yolu vardır Her yaşta biraz gecikilen Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler Gözlerim Aşkın kuzey yıldızıdır bu Yazları daha iyi görülen Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler İlerlerim Zamanla anlarsın bu bir yanılsama Ölü şairlerin imgelerinden kalma Sen de değilsin. O da değil Kuzey yıldızı daha uzakta Yeniden yollara düşerler Düşerim Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler Yaşamsa yerli yerinde Yerli yerinde her şey Şimdi her şey doludizgin ve çoğul Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi Şimdi her şey yeniden Yüreğim, o eski aşk kalesi Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden Dönüp ardıma bakıyorum Yoksun sen Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren. murathan mungan | ||
|
|
|
|
|
#3 | ||
|
|
Linkleri kayıtlı üyelerimiz görebilir. Kayıt olmak için Tıklayın... ANLAŞILMAYAN ŞEYLER Kolay bir hüzündür gecenin kovuğundan sarkan Ellerindeki paramparça gecmisin sig bir gövdesidir yolun ortasında Erken bir gülüşe baslarken (tutanabildiğin yalnızca bir gülüş) Ve sanki (kendinden korkan) bir erken bağlanmışlık varoluş ve tükenişin. Bir görüntü anlatır (sanki) bir yolun, bir yogunluğun ortasında bal rengi kani Ve ayrılığın ta içinde biriken küllüğüdür özlemin. Eski, ep eski anlatılmamışlıktır defterlerin. Kuruyan su. Kuruyan uykusu. Ve kan yine de bal rengi derbederliğin. murathan mungan | ||
|
|
|
|
|
#4 | ||
|
|
İNAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR
Biri beyaz biri kara iki kedi.. birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak, birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar. Gölgeler akşamüstünü söylüyor. Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi. Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu, uzun yolları da göze alabilen bir dostluk Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ... Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün... Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir... Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız, omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip 'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir. Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O, boş yere bu sokaklarda aranırsınız... Murathan MUNGAN SEVGİLİM Sevgilim, yetimim benim, aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken kapılar kapalı, dünya buzlu can uyuşmuş gözlerimin önünde hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan ikimizin yerine dinliyorum sevdiğin şarkıları siyah tişörtünü giyiyorum yatarken gömleklerini, kazaklarını, kokunu senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken gün boyu elimde kahve fincanı kapıyı açmıyorum telefonlara çıkmıyorum başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların Sevgilim, yetimim benim, nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata öldüğünden haberi yok fotoğraflarının Murathan MUNGAN | ||
|
|
|
|
|
#5 | ||
|
|
AY ZEYTİN GECE
Kamçılı karanlıktı geldin üstüme Bütün masalları dolaştın Ay zeytin gece Ay vurmuştu alnına Perçemlerin Tokat akıtması Yorgundu atılmış yılan derisi Değiştirilmiş güvercin gömleği tende Nereye gidiyorsun, dedim Zeytinlerin arasından Siste silinip giderken yollar Aydı zeytindi geceydi Korkmadım bağırdım ardından Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı Nereye böyle Aldı rüzgar sesimi duyurmadı Vurdu geçti durduğum yeri Gümüşünü silkeledi yüzüme Atının kanatları Ben öldüm, ölüm bulunamadı Kamçılı bir karanlıktı Hikayemin gecesini durdum de Kimse çıkamadı dışarı Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı Sis kaldı yollar kaldı Karanlıktı ....... | ||
|
|
|
|
|
#6 | ||
|
|
Affedilmeyen
Puhu, biyografi çağı can çekişmenin grameri varlığın kıstırıldığı sözcükler hayatını yazsın herkez tedavüldeki jestler bizi almıyor karartmayı çalışıyor bürokratik felcin ara dolguları çok tanrılı görüştü yapıcıları ne yaptınız arkhont atum alizeler ayrıntıların cinnetiyle yoğunlaşan batakta gündeliğin kiri üstüpüye silin şiirlerinizi çığlıklarınızı törpüleyen metal dünya ne tanrı istiyorsunuz ne patron görüntü yapıcıları kanla geçirdiler ellerine bütün iktidarları kanla alınsın ellerinden çekinmeyin vahşetin estetiğinden vardığımız yerde iki şey kaldı geriye bir intikam bir de affedilmeyen[/size][/b] Alacanim Ah, nerede benim altindan avaze sesim! Yankisi bir duvara gömülmüş testide kaldi Avaze sesim! Şimdi başkalarinin kalplerinde yankilanan Bir zamanlar içinden geçtigim aşklardi Feryattan kimseler ölmez, denirken Duvarlardan geçtim Artik kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi Şimdi kulagini dayadigin duvarda inleyen testi Bir zamanlar feryatlarda unuttugum avaze sesim! Alacanim Mil yeşili gözlerin Dindirdi gözlerimi Kaç körü birden öldürdün bende Mahsur kaldim, eksik oldum, kapina düştüm Ben yandikça Ezber ettin ayazin demirini Alacanim, Indi mi gögsüne heves? Hangi duvarin halisinda Gördün, bildin, vurdun beni Kaç ormandan geçti Içinde kayboldugumuz o büyük takip Içimizde bunca gurbet dururken Yol ettik uzaktaki silayi Şimdi buradayiz Kanlar içinde Alacanim Indi mi gögsüne heves? Etimdeki eksik yangin, sindi yüregim Seyreldi tenim sahtiyan tarih Mahsur kaldim, meçhul oldum, şehit düştüm, Alacanim, Indi mi gögsüne heves? Alacanim, Rahat et, ben gölgene ilişeyim Her belani ben göreyim Yüregimi ihbar et, Bana bir uçurum ver, gideyim Alacanim Indi mi gögsüne heves? Biliyorsun adimin kiblesini Bir meşhur hafizla, meşhur bir şehvet Alacanim, Şuramda sinsi bir sizi Gel öldügümü farz et Senden gelen her harabe Canimdan uçurdugum şahin Pençesinde kaldi bilegim, yazim, harflerim Bir yanim onla uçtu, sende kaldi, ben bittim Alacanim, Indi mi gögsüne heves? Alacanim, Yakilmiş bir köyün adiydi adin Görmedi kimse Içinde bende yandim O gün bugün kalbimin dogusunda tüten duman Nerede olursan ol gögündeyim kanli tarih her zaman Mardin’im, Midyat’ım Ah benim altından avaze sesim Kardeşlerimdi ölen de, öldüren de Aranızdaki duvarda Gömülü kaldım Etimden uçurduğum uçurum Meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum Bir hafızken eskiden Mecnun kaldım şimdi Aşktan, senden, kendimden N’olur sevmeden öldürme beni Alacanım, Söyle, indi mi göğsüne heves? __________________ Armalar Bazı sözler karanlıkta söylenir bazı sözler hiçbir zaman karşı karşıya kaldığımız armalardır yüzümüzü parça parça aydınlatırken uzaktaki ateş yalnızca onlardır konuşan ve hatırlayan simgelerde çökelir magmalaşır tarih armalanmış rüya ölü dil bazı anlar için çözer kendini sökülür taşınır çerçeve başka deneyimlere yüzümüze değen alev kadar içimizdeki çakım belirler bizi ve kendi karanlığına döner simgelerin dilsizliğinde karşı karşıya dururken biz armalardır her şeyi kararlaştıran bazı sözler karanlıkta söylenir bazı sözler hiçbir zaman Aşkin Karanlik Metali Karanlikta duruyorum aşk vurmasin yüzüme dokunmasin kimse bana kimse ulaşamasin artik tenimin incinen yerlerine... uyanmasin bir daha etimdeki yarali ****** zamanin siyah deltasinda çürümek istiyorum biliyorum artik kimse yok kimsesizligime... biliyorum aşka kimse yok aşkin karanlik metali soguyor yüregimin derinliklerinde... aşklarim, arkadaşlarim, dostlarim dagilip gitti herkes içimi sizlatacak kimse kalmadi içimde... | ||
|
|
|