|
ŞİİR PERİSİ
Senide vururlar bir gün ey acı!!!
|
|
Seni de vururlar bir gün, Ey Acı...!
Uçuşup durduğun kanatlarından.
Sazın, sözün, türkülerin tükenir,
Ellerin koynunda kalakalırsın.
Şakaklarına kar yağıyor bilesin, Ey Acı..!
Gül açan yüzlerimizde,
Göğeriyor rengin senin de.
Biz seni taa eskilerden tanırız,
Hani göğüslerimize taş olur, inerdin,
Avuçlarımızda Hira Dağıydın,
Al atların, tan yerine ayarlanmış yelelerinde,
Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin.
Biliyorum, hiçbir tarih yazmıycak,
Ve bir sır gibi kalıcak, yakılan kitaplarda,
Göbek bağı anasından,
Henüz çözülmemiş bebelerimize,
Mitralyözlerin, Washington’dan ayarlandığını.
Seni de yakarlar bir gün, Ey Acı..!
Bir taptuk kul, gözlerinden vurursa,
Parmakların eğilip, ağaç tutamaz,
Çığlıkların çağlar aşar, duymazsın.
Ve ben biliyorum,
Örümceği, mağarayı, güvercini,
Asayı ve İbrahim’in baltasını,
Ben biliyorum.
Nereden başladı, bu kesik dans?
Ve bu dansa karşı afyonlanmış,
Hiciv yüzlü insanlar kim?
Kim kimin yanında?
Kim kimin karşısında?
Meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim?
Üsküdar Kız Lisesinde okuyan genç kız,
Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor?
Kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar,
Neden gülüyorlar ki?
Seni de vururlar bir gün, Ey Acı..!
Filistin’de sapan taşlı çocuklar.
Dalın, kolun, fidelerin budanır,
Kuru bir kütükle kalakalırsın.
Öyle bakmayın balkonlarınızdan,
Fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu.
Damarlarımızı yırtıyor.
Tuna nehri, onulmaz Boşnak sızıları,
Pompalıyor yüreğime,
Plevne türküleri, ağıtlara dönüşürken,
Çeçenya’da yiğitler,
İnancın, emeğin ve aşkın,
Kılcal damarlarına bulanıp, sustular.
Ve ne Bağdat’tan, ne Şam’dan, ne Mekke’den,
Ne Diyar-ıbekir’den, ne İstanbul’dan,
Bunca telefon direğine rağmen,
Kimse kimseyi duymuyor.
Seni de vururlar bir gün, Ey Acı..!
Halepçe’de soldurulmuş gül gibi.
Bu sevdaya düşsen, sen de yanarsın,
Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri.
Ve siz ey analar..!
Siz gecelerinizi böler,
Çocuklarınıza ninniler söylerdiniz.
Hani siz, Fatih’ler doğururdunuz?
Gelinlik kızların giysileri kirletildi.
Çocuklar hep yetim kalıyor.
Ve ben biliyorum,
Ben biliyorum, İstanbul’un, Bağdat’ın,
Mekke’nin, Diyar-ıbekirin,
Birbirine nasıl bağlandığını,
Ve nasıl çözüldüğünü, sonra.
Ey insan..!
Ey insanlık..! ayağa kalk..!
Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları,
Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları,
Gözleri uyur gibi kapanmış,
Kan pıhtıları içindeki çocukları,
Gelişmiş laboratuarlarınızda ,
Dikkatle inceleyin.
Bu dünya gül bahçesine dönecek,
Bunu böyle bilin,
Ve unutmayın…
|
|