Tekil Mesaj gösterimi
Alt 07-17-2007, 13:48   #1
serra
yahh Anzakli ömer


ANZAKLI ÖMER

Bu yaşanmış öyküyü aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85
yaşındadır ve halen
İstanbul Moda''da oturmaktadır. Her Türk''ün ibretle
okuyacağı bu öyküyü
sütunuma almakta yarar gördüm:
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi''nden mezun olup
ihtisas yapmak üzere
ABD''ye gitmiştim. Görev yaptığım hastahanede başımdan
geçen ilginç bir hadiseyi şöyledir:
Amerika''ya gittiğim ilk yıllar... New York''da
Medical Center Hospital''da görev almıştım. Fakat vazifem kan
almak, kan
vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler...
Yeni
gelmiş
doktorlar hemen doğrudan hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.
Diğer
zamanlarda
da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim.
Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında. "kan vereceğim
kolunuzu
açar mısınız?" dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.
Kolunu
açtım, baktım
pazusunda Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti,
kendisine sormadan
edemedim: "Siz Türk müsünüz?"

Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir
işaret yaptı. Ama ben
hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki
Türk bayrağı
nedir?" "Aldırma öylesine bir şey işte." dedi.
Ben yine ısrarla: "Fakat benim için bu çok önemli,
çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım..." Bu söz
üzerine
gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırltı halinde sordu:
"Siz Türk müsünüz?"
-Evet Türk''üm.
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.
Anlatmaya başladı:
"Yıl 1915.Çanakkale diye bir yer var Türkiye''de.
Orada savaşmak üzere
bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı.
Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler
ki:
"Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya
o
barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerlerine
gideceğiz. Bu
savaş çok önemlidir."
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler
arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı
topladığı
askerlerin tamamını
Çanakkale''ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup
Mısır''a getirdiler,
orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp
Çanakkale''ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize
düşen gülleler suları metrelerce yukarı
fışkırtıyor, gökyüzünde
havai
fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de
Türklerden de
yüzlerce insan
hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz
Türklerdeki gayret ve
cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok
çok üstün olduğumuz
gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu
cesaret ve kuvveti veren
şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin
bize anlattığı gibi
Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar: Meğer bu
barbarlıktan değil yüreklerindeki vatan sevgisinden

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi
püskürtüyorlar. Tekrar taarruz
ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taarruz
ediyoruz... Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik
darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı
insanların arasında buldum.
Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri
barbar, vahşi kimseler olarak
tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli
bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime
gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerinden ikram ettiler
bana.
İyi
biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken
bile
kendileri yemeyip bana İkram ediyorlardı. Şok oldum doğrusu.
Dedim ki kendi
kendime: "Bu adamlar
isteseler beni şu anda öldürürler ama öldürmüyorlar,
beni doyuruyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.
Halbuki
beni cephenin gerisine
götürdüler."
Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu
duygularla ''Yazıklar olsun
bana'' dedim. Böyle asil insanlarla ben niye
savaşıyorum, niye savaşmaya
gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne
kadar
Türk düşmanıymış''
diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor
ki... Bu iyiliğe
karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. Nihayet
bizi serbest bıraktılar.
Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini
ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini
yaptırdım. Bu
>bayrağın esrarı bu işte."
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam
etti: "Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken
yaralarımı
iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türklerdi. Şimdi de
Amerika
gibi bir yerde
yıllar sonra yine
iyileştirmeye çaba sarfeden bir
Türk... Ne garip değil
mi? Avustralya''dan Amerika''ya gelirken bir Türkle
böyle karşılaşacağımı
hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok
merhametli insanlarsınız.
>Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle
inanıyorum."Bu sözlerin ardından nemli gözlerle "Bana
adınızı
söyler misiniz?" dedi.
"Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: "Peki
niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham
alarak bana Ömer adını
vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben, "Evet, Müslüman adı." deyince yüzüme baktı,
doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri
dolu
doluydu. Yüzüme bakarak dedi
ki: "Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar
Josef Miller'' şimdiden
sonra "Anzaklı Ömer" olsun." "Olsun" dedim.
-Peki hekim beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak
zor mu?
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar
vermişti? Meğer o bunu
hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı
için
gerçekleştirememiş.
"Tabii" dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra
kendisine imanın ve İslam''ın
şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet
getiriyor, hem de ağlıyordu. Mırıldandı: "Siz Müslümanlar tesbih
bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih
çekerek Tanrı''yı ansam
olur mu?"
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında
Tanrı''yı zikretmeyi
ihmal etmiyormuş. Sonrasında bir tesbih bularak
kendisine getirdim. Hasta
yatağında tesbih
çekiyor, biz de tedavisiyle
ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica
etti:
"Beni yalnız bırakma olur
mu?"
-Ne gibi Ömer amca?
Ara sıra gel de bana İslam''ı anlat! Sen çok güzel
şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim
kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün
geçti tam
hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir
anons duydum: "Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Hemen yukarı
çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda
gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol
kolunun
pazusunda dövme
Türk bayrağı, göğsünde imanıyla koskoca Anzaklı Ömer
son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet
söylettim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
>Ne yalan söyleyeyim ağladım, ağladım...
__________________
«•ºº•» «•ºº•» «•ºº•» Geldiğinde boşluk dolduran değil; Gittiğinde yeri
doldurulamayan ol !!! «•ºº•» «•ºº•» «•ºº•»
serra isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsor Linkleri (Reklamlar)