Ben savaşı kendi yasaklığımda kaybettim... Daha yolun yarısına bile gelmemiş bir ömrün

olmazlara mahkum sevdasında yenildim hayata. Öğrendiysem de seninle

hayatın yalnızca olduğu gibi olduğunu; yine de beceremedim boyun eğen suskunluğu.
Sen gittin. Kasım yağmurları geldi bu kente. Varlığınla ısınan şehir bak üşümeye başladı bile. Oysa biz hiç üşümemiştik seninle. Ne ben

ne sen ne de bu kent... Güneşler doğurmuştuk biz ısıstan

her sabah bu kentin üstüne. Sonbahar mıydı yoksa bahar mı

bilemedim seninle. Kentim de anlamadı mevsimini

yüreğime gelişinle.
Eylüldü... Bahar gibi bir eylül.
Geldim. Kimliğine aşk eklendi senin. Yüreğime sen. Sendeki adıma ekledin de yıllar öncesinden kalma sesimi; bir sevda çıktı ortaya

yasaklığa mahkum olmazlarda gizli. Yazık ki zamansız kurulan bir cümleydim ben senin için. Sense geç kalınmış bir sevda. Ben seni çok geç öğrendim. Sırlarını açarken bir bir gözlerime

sığdırabilirim sandım aşkı

"bir"leşen ayrı mekanlardaki iki yüreğe.
Ekimdi...
Şahitti şehir aşka. Koca kent ufaldı sevdamızda. Bilmedi taksim bizi

görmedi Kız Kulesi birleşen ellerimizi. Bir durak

bir zindan

bir de ağaç... Şahidimdir Haliç

sevdim seni...
marttı ... Doğduğum ay.
26 yıl mıydı geride bıraktığım ve beni senin gözünde çocuklaştıran

acısızlaştıran. Sayabilseydim eğer hiç yaşanmamış senin olmadığın zamanları

bil ki doğum günüm olurdu sonbaharın baharlaşan ayları. Ekimdi... İmkansız bir mucizenin tanıklığındaydı kent. Biz bile şaşırmışken kendimize

aşıktık. Ve aşk bu kadar beklenmedikti bizde. Öyle ki

bir şeyler vardı tanımlayamadığımız. Bende sana ait

sen de bana. Ne tuhaf

hiç yabancılık çekmedim ben sende

hiç utanmadım. Bir bize yakışmadı ekimde pişmanlık

bir de ayrılık...
mayıstı şimdi...
Yağmurlar geldi sen gittin. Ayazlara bıraktın yarini. Yıkıldı bu kent üstüme. Ben üşüdüm. Kuşlar zaten öldü. Oysa cama vuran her yağmur damlası gülüşünü getirmeliydi. Ekmek attığım serçelerin kanadında gelmeliydi umudun. En deli yağmurlardan sonra bile sen gelmeliydin

yokluğunda çölleşen ruhuma. Şimdi ise yağmurlar döverken camlarımı

ben gözyaşlarımı ekliyorum sana. Caddeleri boğarken sular

ben yine kuraklaşıyorum yaşama.
Kuşlar... Kuşlar çoktan öldü ufalanan umudunda. Bir bende kırıntıları kaldı da

gülemedim bir daha.
Yağmurlar dinmedi hala. Soğuk. Üşüyorum. Kent yıkıldı

kuşlar öldü. Ne duraklar kaldı ne de biz. Oysa biz hiç üşümemiştik seninle. Şimdi ise yangınlar var yüreğimde. Buz yangınları. Yaksalar bile artık tüm kenti

ısınmaz içim. Gittin ya

bil ki ben artık buz yangınlarında üşüyeceğim.
Bir aynada seyrediyorum şimdi kendimi ve bir şiirin mısraları çınlatıyor yüreğimi.
"Bir insan bu kadar eksilebilir mi?"
Gittin. Şiir de yarım kaldı şairliğin de. Ben zaten hiç şair olmadım sende. Hani derdin ya "sen bir şiirin şairi değil

bir şairin şiirisin bende..." Keşkelerinin hiç yazılamayan şiiri. Bak işte yarım kaldım bende.
Aşka

rüzgara

ayrılığa

zamana eyvallah